|
83 yıllık hayatının her ânı, Allah rızasına ulaşma gayretiyle geçen merhum Kotku (rh.a), çağın hastalıklarıyla ruhları kararan insanımıza ümit, şevk, hizmet şuuru ve fedakârlık duyguları aşıladı.
Mehmed Zâhid Kotku (1897-1980), ünlü bir İslam mutasavvıfı, kalem, ilim ve kalp ehlidir. Bursa’da, kale içinde Türkmenzâde Çıkmazı’ndaki baba evinde doğmuştur. Nüfus cüzdanının başına soyadının “mütevâzı” manasına geldiği babası tarafından not edilmiştir. Baba ve annesi Kafkasya’dan Hicri 1297’de göç eden Müslümanlardandır. Dedeleri Kafkasya’da Şirvan’a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha’dandır ki burası dağ eteğinde, ipekçilikle meşhur, ahalisi Müslüman, halen Azerî Türkçesi konuşulan bir yerdir.
Babası İbrahim Efendi Bursa’ya 16 yaşlarında iken gelmiş, Hamza Bey Medresesi’nde tahsil görmüş, muhtelif yerlerde imamlık yapmıştır. Seyyid’dir; 1929’larda 76 yaşlarında iken Bursa ovasındaki İzvat köyünde vefat etmiş ve oraya defnolunmuştur.
Annesi Sabire Hanım, Mehmed Zâhid Efendi 3 yaşlarında iken vefat etmiş, Pınarbaşı Kabristanı’na gömülmüştür. Bu anne ve babadan doğma ağabeyi Ahmed Şakir (Hicri 1308-1335) subaylık yapmış, Kudüs’te, Çanakkale’de bulunmuş, siperlerde hastalanmış ve 28 yaşlarında iken vefat edip Söğütlüçeşme’ye defnolunmuştur. Aynı anneden bir küçük kardeşi daha olmuşsa da çok yaşamamış birkaç aylık iken vefat etmiştir.
Babasının ikinci evliliği yine Dağıstan göçmenlerinden, Fatma Hanım’la olmuştur. Bu anneden üç kız kardeşi vardır. Bunlardan Pakize Hanım’ın kocası da, Bursa Ulu Camii imamlarından ve İsmail Hakkı Tekkesi şeyhlerinden merhum Ahmet Efendi’dir.
.: CİHAN HARBİ’NE KATILDI :.
Mehmed Zâhid, ilkokulu Oruç Bey İbtidaisi’nde okudu, Maksem’deki liseye devam etti. Sonra Bursa Sanat Okulu’na girdi. Bu esnada I. Dünya Savaşı çıkınca 18 yaşlarında askere alındı. 1 Nisan 1916’da asker oldu, senelerce askerlik yaptı, hastalıklar atlattı. Ordunun Suriye’den çekilmesinden sonra, güçlükle İstanbul’a döndü. Kendi hatıra defteri kayıtlarından 1922 Mart’ında da bu vazifede olduğu görülüyor.
.: İLİM MECLİSLERİNE DEVAM ETTİ :.
İstanbul’da bulunduğu esnada çeşitli dini toplantıları, dersleri, camilerdeki vaazları, özellikle Seydişehirli Abdullah Feyzi Efendi’yi takip etti. Bu arada 3 Temmuz 1920 Cuma günü Ayasofya Camii’nde kıldığı cuma namazdan sonra valilik önünde bulunan Fatma Sultan Camii yanındaki Gümüşhaneli Tekkesi’ne giderek Şeyh Ömer Ziyâeddin Efendi’ye intisâb etti. Günden güne durumunu geliştirdi.
Ömer Ziyâeddin Efendi’mizin 5 Kasım 1921 Cuma günü vefatından sonra postnişin-i irşâd olan Tekirdağlı Mustafa Feyzi Efendi’nin yanında eğitimini olgunlaştırmaya devam etmiş, birçok defalar halvete girmiş, 27 yaşlarında hilâfetnâmeyi aldıktan sonra ondan Râmuzü’l-Ehadis, Hizb-i A’zam ve Delâilü’l-Hayrât icâzetnâmelerini de almış, Bayezit, Fatih ve Ayasofya Cami ve medreselerinde derslere devam etmiş, bu esnada hafızlığını da tamamlamıştır. Bu aralarda hocasının işareti üzere çeşitli kasaba ve köylerde dini hizmet ifâ etmiştir.
.: CUMHURİYET’TEN SONRA :.
Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa’ya dönmüş, evlenmiş, 1929’da vefat eden babası yerine Bursa ovasındaki İzvat köyünde 15-16 sene kadar imamlık ettikten sonra Üftade Cami-i Şerifi’nin imam-hatipliğine tayin edilerek şehirde hisar içindeki baba evine yerleşmiştir. Burada 1945-46’dan 1952’ye kadar hizmet etti.
1952 Aralık ayında Gümüşhaneli Dergâhı postnişini ve eski tekke arkadaşı Kazanlı Şeyh Abdülaziz Bekkine’nin vefatı üzerine, İstanbul’a naklolarak Fatih’te İtfaiye Caddesi’nin Bulvar’la kesiştiği noktadaki Zeyrek Ümmü Gülsüm Mescidi’nde görev yaptı.
1 Ekim 1958 tarihinde Fatih İskenderpaşa Camii Şerifi’ne vazife nakli oldu ve vefatına kadar bu görevde kaldı.
.: AHİRET YURDU ÖZLEMİ :.
Mehmed Zâhid, ömrünün son yıllarında rahatsızdı. Ayaklarında şiddetli ağrıları vardı. 1979 yazında uzun zaman kalmak üzere gittiği Hicaz’dan, ağır hasta olarak 1980 Şubat’ında dönmek zorunda kalmıştı. 7 Mart 1980’de ameliyata girdi ve midesinin üçte ikisi alındı. Ameliyattan sonra tedricen düzeldi, hatta 1980 Ramazan’ında hiç aksatmadan oruç tuttu. Hatimle teravih kıldı, vaaz etti, yazın Balıkesir Ilıca’ya, Çanakkale Ayvacık sahiline ağrıyan ayakları için götürüldü, hac mevsimi gelince de Hicaz’a gitti. Fakat ameliyata sebep olan rahatsızlığı nüksetmiş ve ağrılar tekrar başlamıştı. Haccı güçlükle ifadan sonra, 6 Kasım 1980’de çok ağır hasta olarak İstanbul’a döndü. Tam bir hafta sonra 13 Kasım 1980’de (5 Muharrem 1401) Perşembe günü öğleye yakın, dualar, yasinler, tesbih ve gözyaşları ile uyur gibi bir halde iken vefat etti. Cenaze namazı 14 Kasım 1980 Cuma günü İstanbul Süleymaniye Camii’nde kalabalık bir cemaat tarafından kılınarak, merhum Kanûnî Süleyman Han’ın türbesi arkasında, kendisinden feyz aldığı hocaları ve üstadlarının yanındaki ebedi istirahatgâhına defnolundu.
Eserleri
1. Tasavvufî Ahlâk (5 Cilt)
2. Cennet Yolları
3. Mü’minlere Vaazlar (2 Cilt)
4. Ehl-i Sünnet Akaidi
5. Ana Baba Hakları
6. Hadislerle Nasihatlar (2 Cilt)
7. Nefsin Terbiyesi
8. Tezkiretül-Evliyâ Tercümesi
9. Risâle-i Hàlidiyye Tercümesi
10. Evrâd-ı Şerif
11. Faydalı Dualar ve 32 Farz Mecmuası
12. Yemek Âdâbı
13. Zikrullahın Faydaları
14. Özel Sohbetler
15. Peygamber Efendimiz
16. Tenbihler
Damadı merhum Prof. Es’ad Coşan: Sormadan cevap verir, gittiği yere bereket yağardı
“Merhum uzunca boylu, şişmanca, heybetli, beyaz tenli, dolgun pembe yanaklı, uzunca ak sakallı, geniş alınlı, aralıklı kaşlı, irice başlı, gül yüzlü, sevimli, alımlı bir kimse idi. Gençken zayıf olduğunu, öksüzlükte yemek yerine yumurta içivererek böyle iri vücutlu olduğunu gülerek anlatırdı. İlk görüşte insanda sevgi ve saygı uyandıran bir hali vardı. Tanıdığına, tanımadığına selâm verir güler yüz gösterir, gönül alırdı. İlk nazarda koyu kestane renkli görünen, fakat dikkatle bakılması imkânsız, esrarlı ve derin mânâlı gözleri vardı. Gözü içinde kırmızılık, sırtında ve karnında ise avuç içi kadar iri bir ben mevcuttu.
Hafızası çok kuvvetli, konuşması tatlı ve safiyâne idi. Çok kere halk telâffuzu kullanır, karşısındakine söz fırsatı tanır; kesinlikle bildiği bir şeyi bile sanki ilk duyuyormuş gibi yumuşak bir tavırla dinler, mânâlı ve nükteli cevap verirdi. Sohbetleri hoş, hutbeleri fevkalâde celâlli olurdu. Hutbe esnasında sesini yükseltir, ordu önündeki bir komutan gibi celâdetle ve irticâlen konuşurdu.
Özel hayatında ev halkına karşı müşfik ve lâtifeci davranır, kimseye doğrudan doğruya birşey emretmez, telmih ve remiz ile söyler, anlaşılmazsa sabrederdi.
Fevkalâde mütevâzı idi. Kerametleri zâhir ve şöhreti alemgir olduğu halde, talebelerine bile tepeden bakmaz, şeyhlik tavrı takınmaz, kendisini ihvânı arasında lâalettayin bir fert gibi görür, makamını ve kemâlini büyük bir maharetle gizlerdi.
Kendi üstadlarına fevkalâde saygılı ve bağlı idi. Tekke arkadaşları olan yaşlılar, üstadının meclisine gittiğinde diz üstü oturup, baş eğip hiç ayak değiştirmeden edeple oturduğunu anlatırlar.
Çok uzun ve derin düşünürdü, sohbetlerindeki buluşlara, teşbihlere hayran kalmamak mümkün olmazdı. Bir ayetin, bir hadisin üzerinde haftalarca, aylarca durup konuştuğu olurdu.
Ele aldığı bir kimseyi terbiye edip yola getirinceye kadar büyük bir sabırla çalışırdı. İlk zamanlarda kusurlarına müsamaha ederdi. Yıllarca çalışır, yarı yolda bıkıp bırakmazdı.
Dostlarına vefâsı emsalsiz idi; onları ziyaret eder, arar sorardı. Akrabalarına karşı vazifelerinde kusur etmez ve onlara her türlü yardımı esirgemezdi.
Çok açık elli idi, verdiği zaman şaşılacak miktarda verir, geriye kalmamasından korkmaz, verdiğini doyururdu. Sofrasında ekseriya misafir bulunurdu. Hizmet edenleri bir vesile ile memnun eder, ziyaretçilere güleryüz gösterir, kapısını her zaman açık tutmağa çalışırdı.
Gece ve sabah ibadetlerine çok riayet eder, talebelerini de bunlara teşvik eylerdi. İnsanın kalbinden geçirdiğini bilir, gelenin sorusunu sormadan cevaplar, istemeden ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi bağışlardı. Gönüllere ve rüyalara tasarrufu vardı. Bereket, gittiği yere yağar; bolluk onunla beraber gezer, en hücrâ, en kıtlık yerde o gelince nimet dolardı. Beraberinde seyahat edenler, tevafuklara, tecellilere, maddî ve mânevî hallere ve ikramlara şaşar, hayretlere düşerler, parmaklarını ısırırlardı.
Kızı Hacer Muhterem Coşan anlatıyor: Babam çok halîm, selimdi
H. Muhterem Coşan, Es’ad Coşan merhumun eşi, merhum Mehmed Zahid Kotku Efendi’nin de kızıdır:
“Biz iki kız kardeşiz. Ben, anne ve babamın küçük kızları oluyorum. 1941 yılı KurbanBayramı sabahı, babam camiye gitmiş ve ben doğmuşum. Artık evde bayram edilmiş. Rahmetli annem bayram sabahı doğduğum için “Hacer” ismini arzu etmiş. Büyükannem, “Muhterem” demiş; Hacer Muhterem Kotku olmuşum.
Çocukluğumun bir kısmı, dedemden sonra sevgili babamın da imamlık vazifesi gördüğü İzvat köyünde geçti. Sonra babam Bursa içindeki Üftade Cami-i Şerifi’ne naklolduğu zaman, Hisar içindeki dede yâdigârı bahçeli eve taşındık.
Rahmetli babam her Ramazan ayında camide i’tikâfa girerdi. Biz ona yemek götürür, caminin hemen yanında, sur üstündeki şahane manzaralı bahçede iftar yemeklerini beraber yerdik. O tatlı günleri hiç unutamam.
Bursa’da hafızlığa başlamış, üçüncü sayfaya kadar çıkmıştım. Bu sıralarda İstanbul’a naklimiz oldu, Zeyrek Yokuşu’ndaki Ümmü Gülsüm Camii’ne taşındık (1952). O sırada bulvara ve Haliç’e karşı çok manzaralı bir yer idi. İhvân çok kere, güzel havalarda bahçedeki incir ağacının altında toplanır, zikir yaparlardı. Ben de ikinci kattan onları seyrederdim.”
“Muhterem babacığım Rahmetullahi Aleyh, çok halim selim idi. Bizlere güler yüzle, lütuf ve latîfe ile muamele eylerdi.
Sabah namazından sonra işrak vaktine kadar camiden gelmez, heralde evrâd-ı şerîfe ile meşgul olurdu. Biz evde sofrayı hazır ederdik. Ekseriya misafirlerle gelir, kahvaltı ederdi. Cemaat olursa sabah, ikindi ve yatsıda zikir ve hatm-i hacegân yaparlardı. Yatsıdan sonra ihvanın evlerine gidilir veya bize topluca gelinir, sohbet olurdu. Akşam soframızda da misafir eksik olmazdı, elhadülillâh...
- Bize Hocaefendimiz Hazretleri’nin bazı fevkalade hallerini nakleder misiniz?
Birçok kereler olmuştur. Bazen hanımlar gelir, “Babanızı filanca yerde gördük.” derlerdi. Biz de, Nasıl olur? Hep evde idi bugün; hiç dışarı çıkmadı ki...” filân diye itiraz ederdik. O zamanlar, bunun keramet olabileceği aklımıza gelmezdi.
Bir kere de bir içki müptelası, galiba Antepli bir zat hep tövbe etmek istermiş; ama gene de kurtulamazmış. “Bir de İstanbul’da Hocaefendi’ye git, sana dua etsin!” demişler. Babama gelip ziyaret etmiş. Giderlerken babam ellerine bir kâğıt yazıp vermiş, “Bunu, falanca yere gelince açacaksınız!” demiş. Vedalaşıp yola çıkmışlar. O falanca yere geldikleri zaman arabaları kaza yapmış, hastaneye kaldırılmışlar.
Neden sonra kâğıt akıllarına gelmiş, açmışlar. Bir de ne görsünler, içinde “Geçmiş olsun!” yazıyor. Bunun üzerine o sarhoş kişi çok duygulanmış, derhal tövbe etmiş, salâh-ı hâl sahibi bir insan olmuş.
BU HANIM ÇOK TUTUMLU SENİ HACCA GÖTÜRÜR!
“Annem Râbia Edîbe Hanım, çok çalışkan bir kadındı, eli hiç boş durmazdı. Babama hizmeti çok itinâ ve şevkle yapardı. Çok Kur’an okur, az uyur, erken kalkardı. İhvana çok fedâkârca hizmet eder, misafirleri bıkmadan usanmadan güzelce ağırlardı.
Halamlar ona görücü gidince, kahveyi pişirirken şekeri israf etmemek için, şekeri özel makasla kesip küçültmüş. Halamlar da eve gelince babama:
“- Ağabey bu kız tutumlu, seni rahat ettirir; paranı israf etmez, hacca götürür.” demişler.
Annem gülerek:
“- Gerçekten hem karadan, hem havadan kaç defa hacca götürdüm!” der idi. (Kaynak: Kadın ve Aile, 15 Ekim 1990)
FEDÂKÂRLIK VE GAYRET İSTERDİ
Abdülaziz Bekkine Efendi Hz., üniversite öğrencilerini fakültelerin kapısında ziyaret ederek, daha namaz kılmayı bilmeyen gençleri evlerine götürerek, böyle böyle bugün ismi siyasette, ticarette, ilim dünyasında çok meşhur bir çok insan İslam’ı bu tekkede öğrenmişler. Zâtın vefatı ardından Mehmed Zâhid Kotku (rh.aleyh) emaneti daha iyi yerlere götürmek için gayret etmiştir. İlk kez sosyal hayata ve sosyal organizasyonlara imzalar atılmıştır. İlim Yayma Cemiyeti, Sönmez Neşriyat gibi merkezler o kaynağın irşad ve yönlendirmeleriyle ihya edilmiştir.
Bu tekkeden nasip alan insanlar daha çok Devlet Su İşleri, Yol Su Elektrik İdaresi, Devlet Planlama Teşkilatı gibi kurumlarda hizmet görerek, bugün bile yetmeyen ama zamanında büyük öngörülerle planlara alınan büyük barajların, yol, su ve elektrik hizmetlerinin verilmesinde gayret sarf etmişlerdir. Gümüş Motor firması onun teşvikleriyle kurulmuştur.
Ülkenin manevi imarı yanında maddi imarında da Kotku Hazretleri’nin bu vatan ve fakir milletle ilgili tavsiyelerini bir emir bilen insanların gayreti çoktur. Çıkarılan dergiler, yapılan neşriyat, aileye, ailenin ve bir toplumun yeniden maddi-manevi inşasına yönelik faaliyetler takdire değer. “Çok ortaklı ticari müesseseler kurulması” fikrini ilk olarak merhum Mehmed Zâhid Kotku öğütlemiştir. Siyaset alanında Türkiye’nin 80’li yıllarından sonrasına damga vuran önemli siyasi hareketlerin liderleri onun sohbetlerinden istifade edebildiği ölçüde ülkeye faydalı olabilmiştir.
O BİR İNANÇ MANZUMESİYDİ
Merhum Raif Cilasun (1906-1988) anlatıyor: “Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’nde her cumartesi yatsı namazını müteakip onun sarih ifadeleriyle açıkladığı Ramuz derslerini dinlerdik. Müslümanlık nasılmış, onun dilinden öğrenirdik. “Sözle Müslümanlık olmaz. Onu yaşamak gerek” diyordu. O bir inanç manzumesiydi. Müslümanlık; haramı, helali tanımaktır. Müslümanlık insanım diyenlerin şiarıdır. O şeriattır, bütün kainata seslenir. Medeniyetin ta kendisidir. İlme, irfana dayalıdır, tevhide dayanır.” derdi. “İlmihal bilgisi Müslüman’ın mihenk taşıdır.” derdi.
“Müslümanlığı ciddiye almayan kişinin Müslümanlıktan söz etmesi kandırıcı olmaz mı?’’ der ve arkasından “O münafıktır.’’ derdi. En çok iman ve akaid üzerinde dururdu. “Ortalıkta dinsizlik ve dine karşı düşman kesilenler türedikçe bu afete karşı çok dikkatli olmak lazım; Müslüman görünen sapıkların Batılılaşma, çağdaşlaşma laf ve hezeyanlarına kapılmayın!’’ derdi.
“Ecdat malını mülkünü feda etti, 3 kıtaya böyle hakim oldu. Dünyaya ışık saçtı. Tevhit bayrağını baş ucuna dikti. Böyle bir ecdadın torunlarını Cenab-ı Hak küfre döndürür mü hiç? Türkiye’mizde ezan sesleri susmayacak. Türk milleti Kur’an’dan kopartılamaz, ilâhi buyruklar Müslüman Türk milletinin benliğinde milletin şiarı olacak. İslâm’ın nuru parlayacak!’’ der, sesini yükseltir, kalbi heyecanla çarpardı. “Ye’se hiç gerek yok, Müslüman umudunu Allah’tan kesmez ve kesemez; çünkü bu Kur’an’ın buyruğu. Yeter ki Kur’an’a sarılsın, yolunu yol etsin, dünyaya ferman okur.’’ derken Hocaefendi’nin gürlemesi görülmeye değerdi, aslan kesilirdi.”
*** “Ezan sesleri susmayacak. Türk milleti Kur’an’dan kopartılamaz, ilâhi buyruklar Müslüman Türk milletinin benliğinde milletin şiarı olacak. İslâm’ın nuru parlayacak!’’ ***
Pilavın içine gizlenen etler!
Prof. Dr. Yusuf Ziyâ Binatlı anlatıyor: Kendisi genç bir askerken, ben kendisinden 12 veya 13 yaş küçük olarak İstanbul’da bir arada bulunmak şerefine nâil oldum. Rahmetullàhi aleyh, İstanbul’da bir Osmanlı askeri olarak, inzibat bölüğünün kaleminde vazife görmekteyken; ben fakir de babamın [Ömer Ziyaüddin Gümüşhanevi/Dağıstânî] kanatları altında, Gümüşhaneli Dergâhı’nın şeyhlere tahsis edilmiş bulunan binasında, onun babamın mürîdi olduğu bir dönemde kendisiyle tanışma şerefine nâil oldum.
Rahmetullahi aleyh, babama intisab etmiş genç bir asker, daimâ sırtında o asker elbisesi ile tekkeye gelen yegâne sarıksız kişi idi. Başında kalabağı, üstünde askerî ceketi ile tekkeye gelirdi. Babamın kendi kumandanından aldığı müsaade ile bütün namaz vakitlerinde gelir; sonradan bir yıldırım düşmesi neticesi yıkılan minaresine çıkar, ezan okur ve tekkenin sofrasında da bulunurdu. İşte bu dönemlerde, ben de gençlik çağına yeni adımını atmak üzere olan bir çocuk olarak, onunla tanışma şerefine nail oldum. Bu dönem içerisindeki hatıralardan bir tanesini, bir vesile ile yine söylemiştim: Tekkenin sofrasında hep beraber yemek yerdik. Geniş bir sini... Sininin içerisine diyelim ki, etli pilav konur, getirilirdi. Rahmetullàhu aleyh çok zayıftı, çok zayıf bir zat idi. Tekkenin bu yemeklerini yapan aşçısı, Hafız Emin isminde bir zat, onun bu zayıflığından, incecik vücudundan o kadar müteessir olurdu ki; yemek sofraya gelmeden önce, herkes hücum etmesin ete diye etleri pilavın içine saklar, sofrayı kurduğu zaman getirirdi Mehmed Efendi’nin bulunduğu yere... Yâni, kaşığı attığı zaman et çıkacak mutlaka ve onu şişmanlatacak. Rahmetullàhi aleyh, daha kaşığı daldırır da kaşığına et değdiği zaman, onu anlar ve yüzü kızarırdı. Biz mutfakta bu oyunu oynardık kendisine... Fakat o daha böyle kaşığı daldırır daldırmaz, etin sertliği geldiği zaman, o zayflığına rağmen şöyle iki eliyle siniyi tutar, şöyle hafifçe çevirir, etli kısmı başkasına aktarırdı. Hafız Emin Efendi, orada bir ses çıkartmaz; bu tarafta o eti bekleyenler onu hallederlerdi, yerlerdi.
Hafız Emin Efendi, ertesi günü aynı sistemi uygulayacak; bu sefer kendisine söylerdi:
“--Yâhu Mehmed Efendi! Bak sana et koydum, niçin almıyorsun?..”
O başını önüne eğer:
“--Herkes hakkını alsın, Allah verir benim hakkımı... Hafız Emin Efendi vermesin!” derdi.
Hiçbir zaman onun oyununa da gelmedi.” (Kaynak: Dr. Metin Erkaya, Anılarla M. Zâhid Kotku, s. 115, Seha Neşriyat, İstanbul 1997.)
Gümüşhanevi Tekkesi’nden İskenderpaşa Camii’ne
Ahmed Ziyâüddîn-i Gümüşhânevî Hazretleri’ne intisâb eden Mustafa Feyzi Efendi, seyr-i sülûkünü Gümüşhanevi Dergâhı’nda, tamamlamış ve Gümüşhânevî Hazretleri’nden hilâfet icazetnâmesi almıştır. Dağıstanlı Ömer Ziyâüddîn Efendi’nin 18 Rebîül-evvel 1339/1921 senesinde vefatından sonra, Gümüşhânevi Dergâhı postnişîni olarak irşad vazifesine başlamış, 30 Kasım 1925 senesinde tekke ve zâviyelerin kapatılmasına kadar bu vazifeyi sürdürmüştür. Yeni Cami’de bir müddet hadis dersleri okutan Mustafa Feyzi Efendi’nin ömründe yirmi dört defa halvete girdiği, halifelerinden merhum Kotku (ra) tarafından ifade edilmiştir. Mustafa Feyzi Efendi, Gümüşhânevî Hazretleri’nin dördüncü halîfesi olarak beş sene kadar vazife yapmış, pek çok talebe ve 10’a yakın irşad salâhiyetli âlim yetiştirmiştir. Her sene bir kere hatim etmek üzere Râmûzül-Ehâdîs okutmuştur. Son talebelerinden Serez’li Hasib (yardımcı) Efendi, Kazanlı Abdülaziz (Bekkîne) Efendi ve Bursalı Mehmed Zâhid (Kotku) Efendi’ye hilafet vermiştir. Aynı silsile, sırasıyla bu zatlar tarafından devam ettirilerek günümüze kadar canlı bir şekilde intikal ettirilmiştir. Serezli Hasib Efendi 1926-1949 yılları arasında, Kazanlı Abdülaziz (Bekkine) Efendi 1949-1952 yılları arasında, Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri de 1952-1980 yılları arasında irşad vazifesinde bulunmuşlardır.
Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri zamanında dergâh hizmetleri yurt çapında çok yaygınlaşmış, imamlık görevi yaptığı camiden dolayı İskenderpaşa Cemaati adıyla meşhur olmuştur. Mehmed Zâhid Kotku Hazretleri’nin vefatından sonra irşad vazifesine gelen Prof. Dr. M. Es’ad Coşan Hocaefendi zamanında (1980-2001) ise çalışmalar yurtdışına taşmış; Kanada’dan Avustralya’ya, Sudan’dan Orta Asya’ya geniş bir alanda hizmetler yürütülmüştür. Halen bu hizmetler M. Nureddin Coşan tarafından devam ettirilmektedir.
***
M. Zahid Kotku: Kapının
önündeki otomobiller
“Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum, rahatsız oluyorum! Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin gitmemesi var iken buna mecbur kılınması beni üzüyor. O otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve bu vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkanı bulur hem de biz, yabancıların kölesi olmazdık.”
Kaybolan bir miras: Fatma Sultan Camii
İstanbul Defterdarlığı’nın hemen yanındaki boşlukta bulunan Fatma Sultan Camii ve onun bahçesine inşa edilen Gümüşhanevi Tekkesi’nin ihya edilmesi gerekiyor. Ahmed Ziyaüddin, Ömer Ziyaüddin, Mustafa Feyzi Efendi (rh.aleyhim) gibi mübarek zâtların yıllarca dualarına ve gözyaşlarına mekân olan ve zaten bunun için vakfedilen bir yerin, aynı mekânda yeniden yaptırılması ecdadın hatırasına hürmetin en güzel nişânesi olacak. Zaten, Büyükşehir Belediyesi’nin yeni imar planında ve Vakıflar’da da o yer halen cami yeri olarak gözüküyor.
|
| Sayı: |
205 |
| Bölüm: |
Portreler |
|